Toplumsal yaşamda maalesef sıkça karşılaştığımız, samimiyetten uzak ve oldukça riyakâr bir davranış biçimi olarak gözlemlediğim ; Ölmeden önce hiç bir görevini yerine getirmeyenlerin, Öldükten sonra son görevimi yerine getiriyorum diye cenaze törenlerinde boy göstermeleri anlaşılır gibi değil..

Hayattayken bir nasılsın demeyen, bir ihtiyacına koşmayan ya da sorumluluklarını yok sayan kişiler; törene katılarak kendi içlerindeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışırlar. Buradaki amaç ölülere saygı göstermek değil, kendi vicdanlarını "Bak, ben son görevimi yaptım" illüzyonuyla rahatlatmaktır.

​Cenaze törenleri maalesef kimi insanlar için bir sosyal vitrine dönüştü.
Elalem ne der kaygısıyla, sırf orada varlık gösterip "Vefalı dost/akraba" rolü oynamak, yaşarken sunulmayan ilginin ölümden sonra sahte bir şovla telafi edilmeye çalışılmasıdır.

​Hayattayken gösterilmeyen sevginin, verilmeyen emeğin ve tutulmayan sözlerin ölümden sonra hiçbir karşılığı yoktur. Bütün görevlerin bittiği ve geri dönüşün olmadığı o son anda sergilenen bu "sadakat", ilişkiye emek vermiş ve gerçekten canı yanan insanların acısına hürmetsizliktir, ikiyüzlülüktür.

​Sağlığında bir tas çorba vermeyip, vefatında tabuta omuz vermek sevgi değil; tamamen toplum karşısında kendini aklama çabasıdır.
"İnsanların öldükten sonra arkasından ağlamak yerine, yaşarken tutunacak bir dal olmak gerekir."
"yaşarken ilgisizlik, öldükten sonra sahte vefa" samimiyetsizliğini çok daha dramatik bir boyuta taşıyor. İnsanların evlerinde günlerce, hatta bazen haftalarca fark edilmeden tek başlarına hayatlarını kaybetmeleri, modern toplumun yaşadığı en derin bağ kopukluklarını gözler önüne seriyor.
​Gerek Türkiye'de gerekse dünyada "evde yalnız ölü bulunma" vakalarının artmasının arkasında birkaç temel toplumsal ve psikolojik etken yatıyor:
​
​Geleneksel mahalle, komşuluk ve geniş aile yapısının yerini çekirdek ve hatta "tek kişilik" yaşam modelleri aldı. Kalabalık şehirlerde insanlar yan komşusunu bile tanımadan yaşıyor. Bu durum, bireye özgürlük sağlasa da en insani ihtiyaç anlarında arkasında dayanabileceği bir ağ bırakmıyor.
​
​Özellikle bilinen, tanınan isimler (sanatçılar, oyuncular, yazarlar) hayattayken etraflarında yüzlerce insan varmış gibi görünürler. Ancak bu çevre çoğu zaman çıkara veya popülerliğe dayalı bir kalabalıktır. Kişi gözden düştüğünde, yaşlandığında ya da iş kabiliyetini kaybettiğinde bu yapay kalabalık hızla dağılıyor. Alkışlar kesildiğinde geriye sadece derin bir sessizlik kalır.

​Günümüzde "iletişimde kalmak", sosyal medyadan bir gönderiyi beğenmek ya da mesaj atmak sanılıyor. Bir insanın gerçekten kapısını çalmak, durumunu sormak, gözünün içine bakmak unutuldu. İnsanlar dijitalde "bağlantıda" görünürken, gerçek hayatta tamamen izolasyon içinde yaşayabiliyor.
​
​Bazen insanlar da kimseye yük olmamak, muhtaç görünmemek ya da yaşadıkları çöküşü göstermemek için kendi kabuklarına çekilirler. Toplumun yaşlılığa veya düşmüşlüğe karşı sergilediği ilgisiz tutum da kişileri yalnızlığa iter.
​Sonuç Olarak;
Bir insanın haftalarca haber alınamayıp evinde yalnız ölmesi, aslında yaşarken toplumsal olarak çoktan terk edildiğinin belgesidir.

​En büyük tezattır ki; evinde günlerce kimsenin kapısını çalmadığı o kişi bulunduğunda, cenaze törenine veya sosyal medyaya "Büyük kayıp, çok üzgünüz" mesajlarıyla üşüşen aynı kalabalık olur. Bu durum, bahsettiğimiz vicdan rahatlatma ve gösteriş yüzsüzlüğünün ne kadar acı bir boyuta ulaştığını net bir şekilde gösteriyor.

​Hayattayken kapısı çalınmayan, aranıp sorulmayan bir insanın ardından sosyal medyada paylaşılan o uzun taziye metinleri, edebi güzellemeler ve "Canım dostum/üstadım, yaktın içimizi" nidaları aslında bambaşka bir toplumsal hastalığa işaret ediyor:
​
​Sosyal medyadaki taziye paylaşımlarının birçoğu ölen kişiyi değil, paylaşımı yapan kişiyi merkeze alır.
​"Onunla şöyle bir anımız vardı..."
​"Bana son sözü şu olmuştu..."
​"Benim üzerimdeki hakkı ödenmez..."
Ya da kaza ile veya tesadüfen çekilmiş bir fotoğrafla paylaşım gibi..

​Amaç ölenin hatırasını yaşatmak değil; o merhum üzerinden kendine pay çıkarmak, takipçilerine ne kadar "duyarlı, kadirşinas ve önemli çevreleri olan biri" olduğunu kanıtlamaktır.
​
​Modern insan için başkasının ölümü ve trajedisi, sosyal medyada bir "içerik" haline geldi. Bir insanın ıstırap içinde tek başına ölmesi, klavye başındakiler için tık, beğeni ve yorum toplayacak bir duygu sömürüsü aracına dönüşüyor.
Hayattayken bir mesaj atmayan parmaklar, taziye metiyesini yazarken kelimeleri büyük bir ustalıkla süslüyor.
​
​Kamuoyuna "Ben üzerime düşeni yaptım, üzüntümü duyurdum" mesajı vererek toplumsal aklanma sağlıyor.

​İşin en acı tarafı; merhum yaşarken evi derin bir sessizlik içindeydi, telefonu hiç çalmıyordu. Öldükten ve bedeni bulunduktan hemen sonra ise dijital evrende onun hakkında binlerce kelime uçuşuyor, adı "trend topic" oluyor. Oysa o feryatların, o metiyelerin hiçbiri o soğuk duvara çarpıp geri dönmekten başka bir işe yaramıyor.
​Özetle;
Yaşarken verilmeyen bir merhabanın, bir kuru ekmeğin, öldükten sonra yazılan bin satırlık cümle ile telafisi yoktur. Sosyal medyadaki taziye metiyeleri; sahte vefanın dijital çağdaki makyajından, riyakarlığın ise en estetik ambalajından ibarettir.

Saygılarımla

Erol BULDAK
17 Ekim 2026 Hamburg