Aidiyet, en basit anlamıyla insanın kendisini bir yere, bir topluluğa ya da bir ilişkiye bağlı ve onun bir parçası hissetmesi olarak açıklanıyor.
Peki bir yerde uzun yıllar yaşamak, o toplumun dilini konuşmak ve sistemine uyum sağlamak, kendimizi oraya ait hissetmemiz için yeterli mi?
Bu soru üzerine düşünürken Almanya’da yaşadığım yıllardan küçük bir anı geldi aklıma.
Çocuklarım anaokuluna giderken, çocukları aynı anaokulunda olan annelerle tanışmıştım. Bazılarıyla zamanla düzenli olarak buluşmaya başladık. Yaklaşık iki haftada bir bir araya geliyor, kahve içiyor, sohbet ediyorduk. Yıllarca süren güzel bir birlikteliğimiz olmuştu.
Ben o grubun bir parçasıydım.
Ama her zaman kendimi o gruba ait hissediyor muydum?
Bazen kendi aralarında bir şaka yapılıyor, herkes gülüyordu. Bazen benim bilmediğim bir ifade kullanılıyor ya da benim tanımadığım bir şeyden söz ediliyordu. Almancayı konuşabiliyordum ama dili konuşmak her zaman yetmiyordu. Bir dili bilmekle, o dilin taşıdığı bütün çağrışımları, mizahı ve ortak geçmişi paylaşmak aynı şey değildi.
Bir grubun parçası olmak, kendimizi o gruba ait hissetmemiz için yeterli midir?
Bugün aidiyet üzerine yapılan çalışmalara baktığımda, benim yıllar önce yaşadığım bu küçük deneyimin daha büyük bir soruya dokunduğunu görüyorum. Bir toplumun dilini konuşmak, günlük yaşamını sürdürebilmek ve sistemine uyum sağlamak önemli. Ancak bunlar tek başına aidiyet hissini garanti etmiyor.
Belki de bu yüzden bugün kendime başka sorular soruyorum:
Sisteme uyum sağlıyorum; ama kendimi ait hissediyor muyum?
Aidiyet dili konuşunca mı oluşuyor?
Yoksa bulunduğumuz yerde kendimiz olabilmekle mi ilgili?
Yıllar sonra İstanbul’a geldiğimde bunun başka bir tarafını yaşamaya başladım.
Buradaki günlük yaşamı uzun yıllardır tanımıyor olmama, bazı kelimeleri hâlâ aramama ve bazı resmi işlemlerde sistemi yeterince bilmememe rağmen gündelik hayatın içinde çoğunlukla rahat olduğumu fark ettim.
İhtiyaç duyduğumda konuşabiliyorum. Konuşmak istemediğimde susabiliyorum. Bir ortama girdiğimde sürekli “Nasıl davranmalıyım?”, “Bunu doğru mu söyledim?”, “Karşımdaki beni nasıl görüyor?” diye kendimi kontrol etmek zorunda hissetmiyorum.
Bu rahatlığın karşısında geçmişten bildiğim başka bir hal de var. Kendimi küçük ya da yetersiz hissettiğim ortamlarda geriliyordum. Gergin olduğumda konuşmam da değişiyordu. Kelimeleri bulmakta zorlanıyor, söylemek istediğimi bazen istediğim gibi ifade edemiyordum.
Stres üzerine yapılan araştırmalar da gerginliğin konuşma biçimimizi etkileyebildiğini gösteriyor. Bu bilgi bana başka bir soru daha düşündürüyor:
Kendimizi sürekli kontrol ettiğimiz, nasıl göründüğümüzü düşündüğümüz bir yerde aidiyet duygumuz da bundan etkileniyor olabilir mi?
Bu soruların kesin cevaplarını bildiğimi söyleyemem.
Ama kendi yaşamıma baktığımda bir şeyi fark ediyorum: Kendimi ait hissettiğim yerde daha rahat hareket ediyorum. İnsanlara yaklaşmak, konuşmak, merak etmek ve yeni bir şey denemek daha kolay geliyor.
Geçenlerde bunu kendime anlatmaya çalışırken aklıma bir görüntü geldi:
Aidiyet hissi sanki kanatlarımı büyütüyor.
Belki de hepimizin kanatlarını büyüten yerler farklıdır.
Peki siz kendinizi hangi ortamda, hangi toplulukta, hangi ilişkide ait hissediyorsunuz?
Ve orada size “Ben buraya aitim” dedirten şey ne?