Tarih boyunca toplumları içten içe kemiren, emeğin ve alın terinin üzerine kâbus gibi çöken tek şey baskının yalın gücü olmamıştır. En büyük yıkım; ahlaki çöküşün, utanmazlığın ve arsızlığın birer yaşam biçimi haline getirilip topluma “yeni normal” olarak dayatılmasıdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, Münferit bir ahlak bunalımı değil; liyakatin ve emeğin systematically yok edildiği, gücün, rantın ve ilişkilerin belirleyici olduğu yozlaşmış bir düzenin doğal sonucudur.
Bu düzende emeğe, kolektife, söze ve eyleme sadakat bir kenara itilirken; pişkinlik, tutarsızlık ve fırsatçılık meşrulaştırılmaktadır.
Cezasızlıktan Beslenen Cüret
Pişkinlik, gücün ya da düzensizliğin sağladığı zırhla beslenir.
Utanmazlık ise halkın safsatalara kanacağı yanılgısından ve hiçbir zaman hesap vermeyeceğine olan sarsılmaz inançtan doğar.
İlkesizliğin ilke haline getirildiği bir vasatta tutarsızlık, artık bir ayıp değil; duruma göre şekil alan bir hayatta kalma ve yükselme taktiğidir.
Oluşturulan bu çürümüş iklim; arsızı cesaretlendirmiş, hırsızı muktedir kılmış, pişkinliği ise bir meziyet gibi pazarlamıştır.
Dün söylediğini bugün inkar eden tutarsızlık, halkın gözünün içine bakarak yalan söyleyen arsızlık ve emeğe, bilgiye, insani değerlere duyulan o derin saygısızlık günümüz iktidar ilişkilerinin, son dönemde ise "Yeni" kurulan sözde muhalefet ve muhalefete muhalefet ederken, tel tek dökülen ana muhalefet partisinin
karakteri haline gelmiştir.
Kaliteden, birikimden ve insanı insan yapan tüm erdemlerden fersah fersah uzak bu anlayış; pişkinliğini cezasızlığından, cüretini ise toplumun suskunluğundan alır.

Dilin yozlaşması ve kavramların İstilası
bu yozlaşmanın en tehlikeli boyutu dilde yaşanmaktadır.
Ahlakı ve vicdanı dışlayan bir söylem, kavramların içini boşaltarak çürümeyi gizler.
Hırsıza "fırsatçı", yalancıya "siyasetçi", pişkin yüzsüze ise "becerikli" denmesi tesadüf değildir.
Dilde başlayan bu meşrulaştırma, toplumsal zihniyeti de teslim almayı hedefler.
Ancak unutulmamalıdır ki; insani duruş her şeyden önce bir ilke ve ahlak barikatıdır. Ahlâklı, vicdanlı ve adalet barındıran bir duruş, bu dilsel ve zihinsel işgale asla geçit vermez. Sözün namusunu, emeğin onurunu ve ilkeselliğin gücünü savunmak;
bugün bu yozlaşmış insan tipine ve onu besleyen çarklara karşı verilecek en temel varoluş mücadelesidir.
Kalıcı olan yalan değil, Onurlu Mücadeledir..
Yalanla, talanla ve utanç duymayan yüzlerle inşa edilen hiçbir saltanat kalıcı olmamıştır ve olmayacaktır.
Toplumsal hafıza ve vicdan, eninde sonunda gerçeğin hakkını teslim eder.
Yozlaşmaya, tutarsızlığa ve arsızlığa karşı tek geçerli yanıtımız; bireysel kabuklarımıza çekilmek değil; kolektif akıl, eylemsel tutarlılık ve dayanışma içinde onurlu bir mücadele ortaya koymaktır. Sözümüzün arkasında durduğumuz, emeğin değerini koruduğumuz ve ilkelerimizden taviz vermediğimiz sürece, hiçbir çürümüş düzen kalıcı olamayacaktır.
Benim memurum işini bilirlerle başlayan bu kara düzen,
Rüşvetin belgesi mi olurlarla devam ederken,
Rüşvetin ses kaydı, Rüşvetin görüntüleri ortalıkta cirit atıyor..
Partinin başına geçer geçmez "Ön seçim yapmazsam eğer diye" Şeref ve namus" sözü ile hamaset yapanların,
"sütte leke var, benim seçtiğim Belediye başkanlarında leke yok palavraları da artık özelliğini yitirmeye başladı.
Ahlaki çöküşün sadece bireysel bir durum olmadığının; gücün, rantın ve ilişkilerin esas alındığı düzensizliklerin doğal bir sonucu olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Arsızlık ve pişkinliğin cezasızlık zırhıyla korunduğu, bir "meziyet" veya hayatta kalma taktiği olarak dayatıldığı oldukça çarpıcı bir gerçek..
Hırsızlığın "fırsatçılık",
Yalanın "siyaset yapma yeteneği",
Yüzsüzlüğün "beceriklilik" olarak sunulması, yozlaşmanın dilde başlayıp toplumsal zihniyete nasıl sirayet ettiğini gösterir.
Saygılarımla
Erol BULDAK
10 Ekim 2026 Hamburg