Cumhuriyet Halk Partisi içindeki güç mücadelelerini, kurultay süreçlerini, genel merkez ile taşra teşkilatları veya parti içi muhalefet arasındaki sert tartışmaları yansıtan ve Türk siyasi jargonunda sıkça duyulan türden siyasi eleştiriler her zaman olur. Olmuştur, Bundan sonra da olacaktır.
Özellikle "binayı boşaltmama",
"koltuğa yapışma", "Silivri'den talimat alma"
ve "mahkeme kararını uygulamama" "Önceki genel Başkan için en ağır hakaret içeren ifadeler, poster yakma, yırtma,organize sosyal medya paylaşımları , partide geçmişte yaşanan durumlar değildir.
Partililer hep birlikte öfke patlaması
yaşayarak bu durumu kin ve nefrete dönüştürmüşlerdir.
Kayyum atanması, olağanüstü kurultay çağrıları ya da il/ilçe başkanlıklarının tahliyesi gibi somut parti içi kriz anlarını çok iyi bir şekilde ve ortak akılla istişare yaparak çözmekten başka bir şansımızın olmadığını düşünüyorum.
Gereksizce hamaset yapmak hiç kimseye fayda getirmez.
Siyasi partilerdeki delege seçimleri, kurultay kararları veya yönetim değişiklikleri yargıya taşındığında, kesinleşmiş mahkeme kararlarının uygulanması anayasal ve yasal bir zorunluluktur.
Kararların uygulanmaması, parti içi demokrasiye zarar verdiği gibi hukuki sorumluluk da doğurur.
Yolsuzluk,
rüşvet veya usulsüzlük gibi iddiaların dile getirilmesi siyasi eleştiri özgürlüğü kapsamında olsa da, bu tür iddiaların somut delillerle yargıya taşınması ve şeffaf bir şekilde soruşturulması partilerin kurumsal güvenilirliği açısından kritik önem taşır.
Parti içi muhalefetin veya liderlik yarışlarının "kardeşi kardeşe kırdırmak" yerine, parti içi demokrasi kanalları (kurultaylar, kongreler) aracılığıyla ve tüzüğe uygun şekilde yürütülmesi, siyasi yapıların yıpranmasını önleyen en önemli unsurdur.
Bu tür sert ifadeler, siyasetin hararetli dönemlerinde tarafların birbirine yönelik suçlamalarını ve tabandaki ya da muhalif kanattaki rahatsızlığın boyutunu göstermektedir.
"Aslanlar kendi tarihini yazana kadar kitaplar hep avcıları övecektir. "
Yüzsüzlük,
arsızlık ve gerçekle yüzleşememek, adeta birbirini besleyen ve insanın psikolojik savunma mekanizmalarının en karanlık noktasında birleşen muazzam bir üçlüdür.
Toplum içinde bu karakter özellikleri genellikle bir "güç" ya da "kurnazlık" gibi pazarlanmaya çalışılsa da, aslında derin bir özgüvensizlik ve korkunun maskelenmiş halidir.
Temel Korku,
Her şey, kişinin kendi hataları, kusurları veya hayatın çıplak gerçekleriyle yüzleşecek cesareti bulamamasıyla başlar.
Gerçekle yüzleşemeyen insan, aynaya baktığında göreceği "kusurlu" resmi kabul edemez. Hata yaptığını itiraf etmek, onun için ego bütünlüğünün parça pinçik olması demektir.
Suçu üstlenmek yerine her zaman dışsal bir düşman, bir şanssızlık veya başkalarının komplolarını ararlar.
Kendi içindeki kötülüğü veya başarısızlığı başkasına yansıtma hali.
Gerçeği kabul etmeyen insan, köşeye sıkışacağını anladığı an arsızlığa başvurur.
Arsızlık, toplumsal normları, utanma duygusunu ve sınırları hiçe sayma becerisidir.
En İyi Savunma Saldırıdır: Suçluluğu kanıtlandığında bile sesini yükseltmek, zeytinyağı gibi üste çıkmak arsızlığın en belirgin özelliğidir.
Arsız insan, çevresine verdiği zararı veya ayıplanmayı umursamaz. Utanma duygusunu bir zayıf nokta olarak gördüğü için, bu duyguyu bünyesinden tamamen söküp atmıştır.
Yüzsüzlük, arsızlığın istikrarlı ve sistematik bir hal almasıdır. Artık kişinin yüzünde ne bir kızarma, ne de bir mahcubiyet belirtisi kalmıştır.
Yüzsüzlük aşamasına gelmiş biri, söylediği yalana önce kendisini inandırır.
Gerçekle bağını o kadar koparmıştır ki, dün tükürdüğünü bugün hiçbir şey olmamış gibi yalayabilir ve bunu yaparken gözünü bile kırpmaz.
Bu aşamada kişi için "itibar" kavramı, ahlaki bir değer değil, sadece manipüle edilmesi gereken bir algı yönetimidir.
Kişi bir hata yapar veya bir gerçekle karşılaşır (Gerçekle Yüzleşemez).
Bu gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek için bağırıp çağırır, hedef şaşırtır..
Olay yatıştıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi aynı ortamda bulunmaya ve insanlarla bağ kurmaya devam eder.
Özetle: Yüzsüzlük ve arsızlık, aslında aciz bir ruhun, kendi çıplak ve kusurlu gerçeğiyle karşılaşmamak için ördüğü kalın, estetikten uzak ama sert bir duvardır.
Bu insanlar toplumda geçici olarak kazanıyor gibi görünseler de, en büyük cezayı kendi kendileriyle baş başa kaldıklarında, o sahte dünyalarında yaşayarak çekerler.
Son söz :
Rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, adam kayırma tartışmaları, belediyelerde yakın çevreye makam ve maaş sağlandığı yönündeki eleştiriler.
Üstelik bunu öyle bir noktaya taşıdılar ki, kamu vicdanını rahatsız eden görüntüler de ortaya çıktı.
Elbette hiçbir siyasetçi eleştiriden muaf değildir. KILIÇDAROĞLU’NUN da hataları eleştirilebilir.
Ancak, eleştirirken, bugün ortaya çıkan benzer yanlışları meşrulaştırmış olmuyor muyuz?
İlkelere göre mi konuşacağız, yoksa kişilere göre mi?

Saygılarımla
Erol BULDAK
25 Mayıs 2026 Hamburg