İsrail ve ABD'nin birlikte İran'a saldırmasından sonra, başta İsrail'in mevcut başbakanı Benyamin Netanyahu ve selefi, muhtemelen tekrar halefi olacak olan Naftali Bennett olmak üzere, birçok İsrailli bakan, istihbarat yetkilisi, think tanklerde çalışan uzmanlar ve İsrail'in ABD'deki dostları, Türkiye'yi ikinci bir İran gibi konumlayacak açıklamalar yapmaya başladılar.

Netanyahu, Ortadoğu'da daha önce tehdit ettiği veya İsrail için tehlike olarak gösterdiği Saddam'ın Irak'ına ve İran İslam Cumhuriyeti'ne, ABD'deki Yahudi lobisi ve Yahudi iş adamlarını kullanarak savaş açmaya muvaffak oldu. Aynı tehlike, İsrailli yetkililerin yaptığı açıklamalardan sonra Türkiye için de geçerlidir. Türkiye'nin NATO üyesi olması, bu anlamda İsrail tehlikesi için koruyucu bir kalkan değildir. Dolayısıyla bu tür açıklamaları ciddiye almamak, göz ardı etmek stratejik açıdan doğru bir yaklaşım olmadığı gibi, Türkiye için acil bir güvenlik riskini de ıskalamak anlamına gelmektedir.

Bu yazıda, bu riski vurgulayarak İsrail bağlamında Türkiye'nin nasıl bir tehdit ile karşı karşıya kaldığına dikkat çekmek istenmektedir.

İsrail, Ortadoğu'daki diğer devletler gibi Osmanlı'nın yıkılışı sonrası nispeten bölgesel etnisiteler üzerine kurulmuş doğal bir devlet değildir. Tam tersine, Siyonizmin ortaya çıkmasından sonra bir master plan çerçevesinde tasarlanmış, konjonktürel olarak dönemin mevcut dünya güçlerini diasporadaki güçlü lobileri sayesinde yanına almayı başarmış ve yüzyılı aşkın bir süredir de bu master planının önemli bir parçası olan İsrail Devleti'ni 1947'de kuruluşuyla gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Ama proje, Siyonist fikrin taraftarları için daha tam olarak tamamlanmamıştır. İsrail'in kuruluşu, “Büyük İsrail” vizyonunun bir parçasıdır. İbranice “Erez Yisrael Ha'shlema” olarak bilinen bu kavram, “Denizden Şeria Nehri'ne kadar her şeyin Yahudilere ait olması gerektiği” anlayışını ifade eder.

Bu, Tevrat'taki Arz-ı Mev‘ûd'un siyasi karşılığıdır. Dolayısıyla İsrail'in politikası yalnızca Filistin'i değil, Lübnan'dan Ürdün'e ve Suriye'den Türkiye'nin güneyine kadar uzanan bir bölgesel nüfuz planını kapsamaktadır. Bu planın bir parçası da, bu “Büyük İsrail”e giden yolda kendisine engel olabilecek tüm ülkeleri ya boyun eğdirmek, bir kısım Arap ülkelerine yaptığı gibi, ya da parçalamaktır; Irak'ta başardığı, İran'da da yapmaya çalıştığı gibi. İsrailli yetkililerin Türkiye'yi hedef alan söylemleri de böyle bir planın parçasıdır.

Bu master planı oluşturan ve atılması gereken adımları tasarlayan kişiler, Siyonizmin kurucu babalarıdır ve böyle bir planın varlığını da bunların yazdıkları kitap ve günlüklerden ve İsrail hükümetlerinin bu yazılanları uygulamasından biliyoruz.

Konunun daha iyi anlaşılması için, 19. yüzyılda Kudüs Belediye Başkanlığı ve ilk Osmanlı Meclisi'nde 1876 milletvekilliği yapmış Yusuf Diya el-Halidi'nin, 1901 yılında Filistin'de Yahudi devleti kurulacağı söylentileri gündeme geldiğinde Siyonizmin kurucu babası Theodor Herzl'e yazdığı mektuba, Herzl'in ona verdiği cevaba ve günlüğüne yazdığı gerçek niyetine göz atmakta fayda var.

Mektubunda Yusuf Diya, Herzl'e duyduğu hayranlığı dile getiriyor; onu hem bir insan, hem yetenekli bir yazar hem de "gerçek bir Yahudi vatanseveri" olarak takdir ettiğini belirtiyordu. Yahudiliğe ve Yahudilere duyduğu saygıyı da ifade ediyordu.

"Bizim için siz akrabasınız" diye yazıyordu; burada hem Yahudiler hem de Müslümanlar tarafından ortak ata olarak kabul edilen Hz. İbrahim'e atıfta bulunuyordu.

Siyonizmin ortaya çıkış nedenlerini anlayışla karşıladığını ve Avrupa'da Yahudilerin uğradığı zulümden üzüntü duyduğunu da ifade ediyordu.

Yusuf Diya el-Halidi, mektubunun sonraki bölümünde Kudüs'ün belediye başkanı ve milletvekili olarak Filistin'de egemen bir Yahudi devletinin kurulmasının doğuracağı tehlikeler konusunda uyarıda bulunuyordu. Siyonist düşüncenin Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler arasında ayrılık ve düşmanlık yaratacağını söylüyordu. Ayrıca bunun, Osmanlı İmparatorluğu'nda o zamana kadar güven içinde yaşamış olan Yahudilerin konumunu da tehlikeye atacağını belirtiyordu.

Yusuf Diya, "Filistin bugün Osmanlı İmparatorluğu'nun ayrılmaz bir parçasıdır ve – daha da önemlisi – İsrailoğullarından başka insanlar tarafından meskûn bulunmaktadır" diyerek, Filistin'in zaten yerli bir halkı olduğunu ve bu halkın hiçbir zaman yerinden edilmeyi kabul etmeyeceğini ifade ediyordu.

"Ne söylediğimi biliyorum" diye vurgulayan Yusuf Diya, Siyonizmin Filistin'i ele geçirmeyi planlaması hâlinde bunun "tam anlamıyla bir delilik" olacağını söyledi.

"Talihsiz ama bu yüzden daha az hak sahibi olmayan Yahudi ulusu için başka bir yerde bir yurt aranmalıdır" diyerek sözlerini şu içten çağrıyla bitirdi:

Allah aşkına, Filistin'i rahat bırakın.


Yusuf Diya'nın mektubu, adeta bir kehanet gibi son 100 yılda yaşanan süreci öngörmüş bir metin olarak tarihe geçti.

Herzl'in Yusuf Diya'ya cevabı gecikmedi ve bu cevap, adeta o günden bugüne kadar Siyonizmin bir yol haritası, bir master planı gibi okunabilir. Herzl, her dönemde ve dünyanın her yerindeki sömürgecilerin başvurduğu standart savı öne sürdü:

Yahudi göçü, Filistin'in yerli halkının yararına olacaktı:

Tam da onların refahını ve kişisel zenginliğini artıracağız; çünkü ülkeye bizimkileri getireceğiz.


Daha önce de Der Judenstaat adlı kitabındaki ifadelerine paralel olarak şunları ekledi:

Eğer zekâlarını, girişimcilik ruhlarını ve mali imkânlarını bu ülkeye getiren belirli sayıda Yahudinin göç etmesine izin verilirse, bunun sonucunun bütün ülkenin refahı olacağı herkes için açık olmalıdır.


Dikkat çekici olan, Herzl'in mektubunda Yusuf Diya'nın hiç gündeme getirmediği bir konuya değinmesidir:

Siz Filistin'deki Yahudi olmayan nüfusun varlığında başka bir sorun görüyorsunuz. Onları ortadan kaldırmayı kim düşünür ki?


Herzl, el-Halidi'nin dile getirmediği bu soruya mektubunda şüphe uyandırmamak için cevap veriyor. Oysa Herzl'in günlüğünde yer alan "ülkenin yoksul nüfusunu fark ettirmeden sınırların ötesine geçirmek" yönündeki arzusu, o günden bugüne Siyonist hareketin ve İsrail devletinin ana politikası hâline gelmiştir.

Herzl'in ortak yazarlarından biri olduğu 1901 tarihli Yahudi-Osmanlı Toprak Şirketi (JOLC) tüzüğü de bu şirkete Filistin'de toprak satın alma ve toprak sahiplerini imparatorluğun başka vilayetlerine ve başka ülkelere yerleştirme hakkını tanımayı öngörüyordu.

Bu çerçevede, İsrail'in ve Siyonizmin politikası tarihsel olarak hiçbir dönemde gerçek bir barış arayışına dayanmamıştır. Kuruluşundan itibaren benimsenen strateji, Filistinlilerin varlığını tanımak yerine onları aşamalı biçimde topraksızlaştırmak, yerinden etmek ve yaşam alanlarını daraltmak olmuştur.

1948'deki Nakba (Büyük Felaket) sırasında milyonlarca Filistinlinin yerlerinden edilmesi, bu yapısal politikanın erken dönem tezahürlerinden biridir. Bu durum, Herzl'in dışında diğer Siyonist liderlerin ifadelerinde de açık biçimde görülür. Filistin topraklarının önce para yoluyla satın alınmasını öngören Yahudi Millî Fonu'nun 1932'den 1948'e kadar başkanlığını yapan ve İsrail Devleti kurulduktan sonra da bu görevine devam eden Josef Weitz, Filistinlilerin transfer edilmesinin en radikal savunucularından biriydi.

Weitz'e göre, önce para ile, daha sonra ise zorla alınan Filistin topraklarında Yahudilerden başka kimse yaşamamalıdır. Weitz, bu bağlamda Aralık 1940 yılında günlüğüne şunları yazmaktadır:

Aramızda açık olmalı ki, bu ülkede iki halk için yer yoktur. … Araplarla birlikte … bu küçük ülkede bağımsız bir halk olma hedefimize ulaşamayacağız. Tek çözüm, Arapların bulunmadığı bir ülkedir… ve başka bir yol yoktur; Arapları buradan komşu ülkelere nakletmek gerekir — hepsini, tek bir köy, tek bir kabile bile geride kalmamalıdır…


Bugün Gazze ve Batı Şeria'daki zulmün ve soykırımın arkasındaki bu zihniyet, kısa vadeli hedeflerine vardıkça büyük hedefine ilerlemeye devam edecektir. Günümüzde Lübnan ve Suriye'de yaşanan İsrail politikası, "Büyük İsrail" başlıklı master planın farklı bir aşamasıdır.

Bu tarihsel perspektiften bakıldığı zaman, İsrailli yetkililerin Türkiye ile ilgili yaptığı açıklamaları çok ciddiye alarak Türkiye şimdiden tedbir almalıdır. İsrail, Irak ve İran'a ABD'yi saldırtmadan önce bu ülkelerin liderlerini şeytanlaştırdı.

Avrupa'da ve ABD'de bu ülkeler aleyhine kamuoyu oluşturdu ve bu ülkelere saldırıyı meşru bir zeminde gerçekleştiriyormuş gibi bir izlenim bıraktı. Bu anlamda İsrail, uzun vadeli planlar yapabilen ve uygulayabilen bir ülkedir. Türkiye, İsrail tehlikesini görüp ona göre askerî tedbir aldığını gösteren işaretler vermektedir.

İsrail tehdidine karşı Türkiye iki alanda ayrıca özellikle hazırlıklı olmalıdır. Bunlardan ilki, Türkiye'nin Avrupa ve ABD'de güçlü bir lobi ve imaj çalışması yapmasıdır. İsrail, ABD'de AIPAC isimli lobi örgütü ile çok güçlü faaliyetler yürüterek Amerikan karar alıcıları üzerinde etkili olabilmektedir.

Aynı zamanda ABD medyasında da çok güçlü bir Yahudi etkisi bulunmaktadır. AIPAC'in benzeri bir şekilde İsrail, ELNET isimli bir lobi grubunu da Avrupa'da kurdu. Hâlihazırda özellikle Almanya ve Fransa olmak üzere ELNET, Avrupa'da faaliyetlerde bulunmaktadır. Ayrıca başta Almanya'da Springer Grubu olmak üzere Avrupa medyasında da güçlü bir İsrail destekçisi bulunmaktadır.

Türkiye'nin maalesef söz konusu ülkelerde ne benzer şekilde bir lobi gücü bulunmaktadır ne de medya desteği vardır. Bu amaçla kurulmuş Türkiye'deki siyasi partilerin bu ülkelerde bu anlamda faaliyetleri bulunmadığı gibi, bu teşkilatları partileri adına yöneten sorumluların ve bu teşkilatların yöneticilerinin de bu anlamda yeterli becerileri bulunmamakta, ayrıca kendilerinin de meşruiyet sorunları bulunmaktadır.

Türk diplomatları da bu anlamda, istisnalar hariç, maalesef donanımlı değiller. Yıllardır Avrupa'da yaşayan biri olarak, Türk büyükelçilerinin televizyon programlarına ve think tanklere konuşmacı olarak katıldıklarına nadiren şahit oldum.

Uzmanlar tarafından "Single-Issue Donors" olarak adlandırılan kavram, tek bir konuda sonuca ulaşmak için yüklü miktarda para harcayan insanları tanımlamaktadır. İsrail'in bu çerçevede gönüllü destekçisi olan "gönüllü askerleri" bulunmaktadır. Donald Trump, 13 Ekim 2025'te İsrail Parlamentosu Knesset'te bir konuşma yaptı.

Yaklaşık 1 saat süren konuşmasının sonlarına doğru, ilk başkanlık döneminde ABD Büyükelçiliği'ni Tel Aviv'den Kudüs'e taşıma kararına da değindi. Trump, bu adımı nedeniyle dünya genelinde yoğun eleştirilere maruz kalmıştı. Kudüs'ün statüsü, Ortadoğu çatışmasının en hassas meselelerinden biri olarak kabul ediliyor; hem İsrail hem de Filistin şehir üzerinde siyasi ve dinî hak iddia ediyor.

Video görüntülerinde de görüldüğü üzere Trump, 2025 yılındaki konuşmasında bu eleştirilerin çok da umurunda olmadığını gösteriyordu:

Onlarca yıldır her ABD başkanı bunu vaat etti. Aradaki fark şu ki ben sözümü tuttum.


İsrail Parlamentosu'nda ayakta alkışlar yükseldi.

Ardından Trump doğrudan salondaki bir kadına döndü:

Öyle değil mi, Miriam?


ABD Başkanı ayağa kalkmasını istediğinde kadın mahcup bir gülümsemeyle yerinden doğruldu.

Şuradaki masum masum oturan Miriam'a bir bakın. Hesabında 60 milyar dolar var. Tam 60 milyar dolar.


İşte bu servet, Trump'ın sözünü tutmasının nedenlerinden biri olmuş olabilir ve olmaya da devam edebilir. Çünkü Miriam Adelson ile kumarhaneler kralı eşi Sheldon Adelson, uzun yıllardır Cumhuriyetçi Parti'nin destekçileri arasında yer alıyor.

Nitekim Sheldon Adelson, Trump'ın 2016 seçim kampanyasında ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıma sözü vermesinin ardından ona 20 milyon dolar bağışlamıştı.

Trump, 2024'te yeniden başkanlığa aday olduğunda, Miriam Adelson Trump'a 100 milyon dolar destek verdi.

Kaynaklara göre günümüzde serveti 40 milyar doların üzerinde olan Adelson, bugün de siyasete çok büyük miktarlarda yatırım yapıyor. ABD Federal Seçim Komisyonu (FEC) verilerine göre Adelson, 2026'nın ilk 6 ayında Cumhuriyetçi kuruluşlara toplam 66,8 milyon dolar bağış yaptı.

Miriam Adelson açısından bu bağışların temel nedeni, ABD dış politikasının İsrail doğrultusunda karar almasını sağlamaktır. Türkiye aleyhine Avrupa ve ABD'de çıkan haberlerde ve uygulanan politikalarda Adelson gibi isimlerin bağışlarının rolü olduğunu herhâlde belirtmeye gerek yoktur.

Bir diğer husus ise, istihbarat alanında İsrail'in faaliyetlerini sadece engellemek değil, aynı zamanda proaktif bir şekilde karşılık vermektir. İsrail'in savaş sırasında İran'daki istihbarat faaliyetleri tüm çıplaklığı ile göz önüne çıktı. Mossad'ın nasıl çalıştığına dair Jonathan Mor müstear isimli eski bir Mossad ajanının yeni yazdığı kitaba göz atmakta fayda var.

Mossad'a ajan olarak kazanmak istedikleri insanların telefon ve diğer iletişim kanallarını aylarca takip edip hedef kişinin zaaflarını ve problemlerini keşfederek bunları nasıl kullandıklarını detaylı bir şekilde anlatıyor. İran'da İsrail'in kurduğu dron depolarının bu tür ajanlar üzerinden yapılan faaliyetlerin sonucu olduğunu belirtmeye gerek yok. Türkiye bu anlamda da aşırı dikkatli olmalıdır.

İsrail, 1967 sınırlarında kalarak varlığını sürdürseydi, muhtemelen bölgede ne bu kadar kan dökülürdü ne de huzursuzluk olurdu. Fakat İsrailli devlet adamları, ideolojik ve fanatik görüşleri ile bölgeyi kan gölüne çevirerek çıkmaz sokağa saplandı.

Bu çıkmaz sokağı yıllar önce bir başka Yahudi olan filozof Hannah Arendt realist bir şekilde anlatmış:

Eğer Siyonistler, Akdeniz halklarını görmezden gelmeye ve yalnızca uzaktaki büyük güçlere bel bağlamaya devam ederlerse, onların yalnızca bu güçlerin araçları, yabancı ve düşmanca çıkarların temsilcileri olarak görüneceklerdir.

Kendi tarihini bilen Yahudiler, böyle bir durumun kaçınılmaz olarak yeni bir Yahudi düşmanlığı dalgasına yol açacağını bilmelidirler. Yarınki antisemitizm, Yahudilerin yalnızca o bölgedeki yabancı büyük güçlerin varlığından yararlandıklarını değil, aynı zamanda bunu planladıklarını ve dolayısıyla sonuçlarından sorumlu olduklarını iddia edecektir.