Anadolu’nun dağları, yüzyıllardır nice göçlere, nice savaşlara tanık oldu. Ama 1922’nin son yazında, bu topraklar başka bir sese kulak verdi: özgürlüğün çığlığına.
30 Ağustos sabahı, Kocatepe’nin sessizliği, top sesleriyle değil, milletin yüzyıllardır içine gömdüğü öfkenin ve umudun haykırışıyla sarsıldı.
Ve işte o an, milletin başında Mustafa Kemal vardı. Gözlerini ufka dikmiş, geleceği görmüş, milleti için tek bir an bile tereddüt etmemişti. Onun sesi Anadolu’nun bağrında yankılandı:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Bu emir, yalnızca bir askeri harekâtın değil, bir milletin kaderini değiştiren haykırıştı. O gün Anadolu, zincirlerini kırıp geleceğine yürüdü.
Her evin bir şehidi vardı. Her annenin bir yarası. Yoksulluk, açlık, yokluk… Ama işte tam da bu yokluğun içinden doğdu zafer.
Mustafa Kemal, milleti için söylediği şu sözle bu gerçeği özetledi:
“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise, ‘başaracağım’ diye başlayarak sonunda ‘başardım’ diyebilenindir.”
İşte bu inançla, köylünün nasırlı eli yeniden sabana kavuştu, genç kız özgürce türküsünü söyledi, çocuklar özgür sabahlara uyandı. Çünkü millet öğrenmişti ki: toprak yalnızca kanla değil, gözyaşıyla da sulanır. Ve bu gözyaşları, bir ulusun yeniden doğuşunun suyuna dönüştü.
30 Ağustos yalnızca Anadolu’da değil, dünyada da bir kırılma yarattı. Avrupa başkentlerinde şaşkınlık vardı. Çünkü paylaşılmış, bölünmüş, sömürgeye çevrilmiş bir coğrafya ayağa kalkmıştı. Haritalar çöpe atılmış, hesaplar bozulmuştu.
Ama esas yankı uzak diyarlarda hissedildi. Hindistan’da, Cezayir’de, Suriye’de, Afrika’nın yorgun topraklarında mazlum halklar Anadolu’ya baktı. Türk milletinin dilinden şu sözleri duydular:
“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık… Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun olmak, milletin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir.”
Bu sözler yalnızca Türkiye için değil, bütün mazlum milletler için bir kıvılcım oldu.
30 Ağustos olmasaydı, 29 Ekim doğamazdı. Çünkü zafer, sadece düşmanı yenmek değil, yeni bir hayat kurmanın kapısını açmaktı.
Mustafa Kemal bunu açıkça ifade etmişti:
“Biz doğrudan doğruya milletin ve milletin haysiyet ve şerefinin temsilcisiyiz. Millet adına bağımsızlık istiyoruz, yoksa şahıs adına bir şey istemiyoruz.”
O gün kazanılan zafer, Cumhuriyet’in önsözü oldu. Ve Cumhuriyet, bu milletin kendi iradesini yeniden eline almasının adıydı.
Aradan yüz yıl geçti. Ama 30 Ağustos hâlâ bir takvim yaprağı değil; hâlâ milletin kalbinde atan bir ruhtur. Çünkü bize yalnızca kazanılmış bir toprak değil, bir karakter bıraktı:
Zorluklar karşısında boyun eğmemek.
Umutsuzken bile ayağa kalkmak.
Bağımsızlığı yalnızca geçmişin değil, geleceğin de teminatı bilmek.
Atatürk, milletine işte bu karakteri hatırlatarak şöyle demişti:
“Zafer, ancak zaferi isteyenlerindir. Zafer, son nefesine kadar dayananlarındır.”
Ve bugün, onun mirası bize hâlâ yol göstermeye devam ediyor. Bugün kutladığımız şey yalnızca bir tarih değil; milletin kalbinde hâlâ yaşayan bir yemindir:
“Bu vatan bir daha esir olmayacak.
Bu bayrak bir daha inmeyecek.
Bu millet bir daha asla boyun eğmeyecek.”
30 Ağustos…
Bir ulusun küllerinden doğduğu gün.
Gözyaşından yeşeren zaferin adı.
Mustafa Kemal’in milletine armağan ettiği en büyük miras.
Ve yarınlarımızı aydınlatan ışık.
Ama soralım kendimize: Eğer o gün Mustafa Kemal olmasaydı, bugün biz olur muyduk?
Hayır! Millet paramparça olacak, Anadolu emperyalizmin masasında dilimlenecek, bu topraklarda Türk milleti diye bir kimlikten söz edilmeyecekti. Atatürk’ün yokluğunda ne Cumhuriyet doğar, ne bağımsızlık nefes alır, ne de bu topraklarda bir ulusun onuru dimdik ayakta dururdu.
Bugün ise aynı oyun, başka maskelerle yeniden sahnededir!
Artık karşımıza topla tüfekle değil; kalemle, ekranla, sahte tarih kitaplarıyla çıkıyorlar. Atatürk’ün mirasını silmek, Cumhuriyet değerlerini aşındırmak, “Türk milleti” kimliğini yok edip bu halkı köksüz, kimliksiz bir kalabalığa dönüştürmek istiyorlar. Bayramlarımızı unutturuyorlar, kahramanlarımızı küçümsüyorlar, gençlerimizin zihnine “boyun eğmek” normalmiş gibi işliyorlar.
Evet, bugün kimileri susarak suç ortağı oluyor; kimileri makam, koltuk ve çıkar için ihanet ediyor; kimileri de Atatürk’ün adını gölgeleme cüretini gösteriyor. Ama unutmasınlar: Atatürk’süz bir millet, kimliksiz bir sürüdür. Ve kimliksiz sürü, emperyalizmin sofrasında en kolay lokmadır!
O halde bize düşen görev açıktır:
Bu vatan pazarlık konusu olamaz!
Bu millet esir edilemez!
Bu Cumhuriyet yıkılamaz!
Ve Mustafa Kemal’in adı bu topraklardan silinemez!
Çünkü biz, bir ulusun küllerinden yeniden doğduğunu bilenlerin torunlarıyız!
Çünkü biz, teslim olmayanların, boyun eğmeyenlerin, “Ya istiklal ya ölüm!” diyenlerin mirasçılarıyız!
Ve kim ne yaparsa yapsın, bu milletin damarlarında dolaşan o ışığı asla söndüremeyecekler diyor 30 Ağustos Zafer bayramımızı tüm kalbimle kutluyorum.
Leyla Yıldız Atahan
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve MANSET.DE editöryal politikasını yansıtmayabilir.